Aralık 27, 2010

jack conte-bloody nose.

bayılıyorum bu adama.
şefin salatası.

dora must be murdered.

hatırlıyorum da eskiden Rocko's Modern Life olsun Real Monsters olsun deliler gibi güzel çizgifilmler vardı.işte onlar çizgifilmdi aslında.
Dora çıktı mertlik bozuldu.
çocukları eğitmeye ve geliştirmeye yönelik olduğu iddia edilen bu kaliteden yoksun -çizgifilm demeye dilim varmıyor- TV programı,aksine çocukları embesil yerine koyup ne kadar geniş bir hayal dünyaları ve kapasiteleri olabileceklerini keşfetmelerine engel oluyor.
televizyona cevap veren bir tomar minik insan düşünsene.
bu 'bigbrother'ın bir habercisi adlı komplo teorileri üretsem bile azdır.
robot gibi.
üstelik çok sinir bozucu.saatlerce duran çirkinlikten teni kavrulmuş embesil bir kız.
kamoooon.


bu kez de çok çılgın engin görüşlerimi paylaştım.

rumuz: f_u_c_k_u_d_o_r_a__90

Aralık 25, 2010

bir Québec böyledir işte.

bir margaritayı bu denli sevebileceğimi asla düşümezdim.
Linox, Grande Allée.

barın bodumunda kendi yaptıkları birayı denemek harikulade bir karardı.
fransız aksanlı garsonlar ise sevdiceğe kız olsam verirdim dedirten cinsten.
Linox, Grande Allée.

günün sonunda bir kahve hayat kurtarır.
nihayetinde binlerce fotoğraf çekmek üzere yollara dökülünür.
fakat tripod olmadığından çılgına dönülüp vazgeçilir.
Starbucks, Rue Saint Louis.

minik bir seyahat mutlu eder insanı.

chaos de toilette.

soğuktan çişin gelir ya.işte öyle bir şey kış.
tutamazsın.
gözlerin telaş içerisinde tuvalet arar.bulamazsın.
sonra bir anda gözüne ilişir o az sonra sana gözlerin yarı açık yukarıya baktırarak
'ohh.dünya varmış.'
dedirticek yazı.
TOILETTES.
kapıya doğrı hızla koşarsın.
son saniyelerindir artık.
tam bir adım kalmışken..
o hayatını ruhunu yüreğini
ciğerini dağlayan yazıyı
görür mahvolursun.
CLOSED.
artık hiçbirşey sana o eski
sevincini getiremez diye düşünürsün.
kasıkların patlarcasına kıvrana kıvrana oteline doğru yol alırsın.

dersin ki
'keşke türkiyede olsam.kesin 24saat açık bir çorbacı olurdu etrafta.'
yapamazsın artık bir daha o çişi.
içinde bir ukte olarak kalır.

ama herşeye rağmen quebec hala güzeldir o karlı yokuşlarıyla hacı.

Aralık 13, 2010

kıreyzi nöel.

yeni yıl hazırlıkları son sürat ilerliyor.insanlar evlerini ışıklarla süslemiş bahçelerine çeşitli şişme noel karakterleri koymuşlar.adeta sapıkça ve üşenmeden bu işe ölüm kalım meselesi gibi 1aydan fazla bir süre önceden tüm enerji ve beyinlerini veriyorlar.
ben ise anlamıyorum.
eskiden yeniyıl krismıs noel ve türevleri fantastik gelirdi.özellikle de evde tek başına tadındaki filmler sağolsun kanıma öyle bir enjekte etmiş ki beynim -ki kendisi en iyi arkadaşım olur buraya geldimgeleli- bu ne denli bir manyaklık derken içimde bir yerlerde bir mutluluk bir sevinç.
nasıl saçma nasıl saçma.
halbuki ben yılbaşına 31aralıkta hazırlanıp 31aralıkta kutlayıp 31aralıkta bitirenlerdenimdir
genele yaydığımızda.ve koc
a koca adamlar kadınlar hala o şişman kırmızı beyaz adamcağızın varlığına inanıyor.alışveriş merkezlerinde noelbabanın kucağında fotoğraf çektirenlerin 30%u
ergenliği bile aşmış insanlar.
öyle insanı içine çeken bir melet ki insan dahil olmamak için eve kapanmalı.ben bile neredeyse noelbabanın sakalına atlayıp kucağında uyumak isteyecektim.neyseki istemedim.
tüm bunlara ek olarak o alışveriş çılgınlığı!
aman allahım.inanılmazlar.herşey indirimde.heryer tıklımtıkış.herkes elinde kredi kartı deliler gibi koşuşturuyor.hediye aldıkları da yok ha.saçma sapan alışveriş işte.sanki binlerce bunalıma girmiş kadın sözleşip kendini alışverişe vurmuş gibi.ama seviyor işte insanlar.naparsın.üstelik çok da keyifli görünüyorlar.mutlu mutlu orayı burayı süsleyip birşeyler alıyorlar.ben de emekli bir dede edasıyla yakıngözlüğümün üzerinden bakıp kafamı hafif hafif sallayarak gülümsüyorum çok babacan bir tavırla.
niyeyse şefkat gösteren biri düşününce aklıma böyle bir tasvir geliyor.hiç genç veya kadın kişi gelmiyor.dede.düz.
noel uzaktan güzel.
ama herşeye rağmen vil viş yu e meri krismıs.

justice-d.a.n.c.e

şefin salatası.

Aralık 10, 2010

soguk kahve.

binlerce yildir okula gitmeyislerimin ardindan, turkce karakter yoksunlugundan da anlayacaginiz gibi okuldayim.hellyeah.bugun hayatimda yapmis oldugum en korkunc ve en sikici(ecnebi klavyenin bir oyunu)porfolyoyu teslim edecegim.icinde 3 essay ve zebil gibi paragraf var.hepsi de benim harikulade laubali akademik ingilizcemle yazilmis.neyse efendim sabah ciktilarini alma girisimlerinde bulunurken az kalsin kendimi oldurup ruhumla o printeri lanetleyecektim ilelebet.20 sayfa cikti almak 1 saat surmemeli.ve bu bu vesile ile okula da gec kaldigimi ustelik bir hayli gec kaldigimi belirtmekten onur duyarim.officeworld den de,turevlerinden de tiksin tiksin tiksin.simdi izninizle birkac hintliyi geride birakip yemek yemeye gitmem gerek.
kahvem buz gibi.yine de iciyorum.

Aralık 08, 2010

hotlips-the twelves remiks.

2fake pale men.evet acınası.
bu şarkıyı çok sevgili arkadaşım ılgına armağan ediyorum.

evde 2 başına vol.1

ve ailenin 3 ferdi florida yollarına dökülür.

evde yalnız olmak inanılmaz birşey.özgürlüklerin bir anda ikiye sonra bine sonra milyonlara
katlanıyor.dolaş anasını satayım deliler gibi evde.soru suale maruz kalma.istediğin yemeği yap ye.istemezsen de yeme.zıpla hopla.saat 1olsun odana gitme.sanki saat hep 11miş gibi.
dünya böyle güzel be hacı.

işte önümüzdeki bir deste mutlu günün ışıksal ortama yansıması.
o değil de biraz işim var şuan.çok gizli işler.

patik x 2 = ayaklarım buz gibi.

Aralık 07, 2010

american dream.

bir vize görüşmesi nasıl kaçırılır.
basit.
mail bozması çıktılardaki milyarlarca adresten en saçmasına gidip kargo elemanına "ben amerikaya gideceğdim.taşıtoprağı altınmış diyörlar." diyerek bu işlemi temiz pak mahvedebilirsiniz.
tıpkı benim de yaptığım gibi.
neler saçmalıyorum.
başka ne yapabilirdim ki.ne yani?kargo şirketinin adresi yerne konsolosluğa mı gitseydim.
sana hiç mantıklı geliyor mu bu kuzum?
tabiki vize görüşmesini kargo şirketinde yaparlar.
konsolosluk da neymiş.
izninizle aptallığımdan ötürü kendimi yaşamdan mahrum etme girişimlerinde bulunmak istiyorum.
şimdi ise ayın 20sine Quebec te bir randevu bulduk.
bu kez vizemi alabilmek için starbucks a gideyim diyorum.

sevgilerimle,
aptal.


Aralık 05, 2010

mika-billy brown.

nasıl şirin bir şarkısın sen.
şefin salatası.

Aralık 04, 2010

kar.

ve kar varlığını hatırlatmak istercesine çizgifilm tadında yağdı 1 dakikalığına da olsa.
eskiden o denli fantastik gelen kar bir ay içerisinde nefret edeceğim bir işkenceye dönüşücek ne acı.
halbuki öyle heyecanlıyım ki.
düşünsene normal boyutlardaki bir insanın diz boyu kar olucak.
benim kadar.
geçenlerde sevgili ile trifstor a gittik.kostüm arıyorduk falan filan.bir de ne görlelim.
tamam yalan söylüyorum.doğrusunu şimdi hatırladım.
canadiantire olması lazım.
o gün çok gezmiştik ve ziyadesiyle beyni sular seller götürdü.
neyse öyle süper birşey gördük ki 10dakika kitlenip
"alalımmığğğğ?"
"noğluğrsuğn."
"beni artık hiç sevmiyosoon."
triplerine girdim.
evet.neyazık ki oldu bu.
neticede pes ettim tabi.
kendimi canadiantire'ın ortasında 2 yaşına indirdiğim hareketlerimle sanki hayatım ona bağlıymışçasına almak istediğim o şey 'kartopu yapma makinesi' idi.
çok eğlenceli değil mi.
almadık ama.
işte böyle birşey.
sonra saçmasapan dedi.
en kısa zamanda gidip alıcam.bahçedeki tavşan kakalarını toplayıp suratına atıcam.
bakalım kimmiş saçmasapan.

seni seviyorum kar.

radiohead-karma police.

Kasım 30, 2010

balıklardan hoşlanmam.

kedisiz hayat çok zor hacı.
insana kafayı yedirtir.ama geçen gün gördüm bir tane sokaktaydı.aheste aheste dolaşıyordu.aksimi ben de arabadaydım ve yanımda çağıl ataş kedisevmezoğlu vardı.dur dediysem de nafile.
kapıyı açıp atlamayı bile düşündüm bir an için ama 50 yaşını geçince yaşımın iki katı kediyle tek başıma bir evde yaşamayacağım konusundaki iddialarıma bok sürdürmek istemedim.yoksa gerçekten atliycaktım.
kedisevmeyen biriyle nasıl sevgili olunur anlamaya çalışmak sins 2007.
fosforlu gözlerinden öperim.
hem bide balığı sevemiyosun ki.

yanabilir.

kış gelmiş.dünya konumunu itina ile değiştirmiş.kar yağmış.
beni ben yapan yaptıklarımsa, ben de artık yaptıklarımı yapamıyorsam ben napıyorum kuzum?
iç çatışmanın bu denlisi.
insanı her tarafa savuracak gibi yapıp bir milim bile kıpırdatmıyor insafsız.
sen de istedin mi yürürken kendini pat diye yere atıp öylece durmak.kimse görmesin umursamasın.
hani çocukken gözünü kapayınca görünmediğini sanarsın ya embesil gibi.bu da o hesapmış.
işte o embesillik mesaisine devam etmekte kararlı bende.
nasıl zırva..
aslında hiç arkadaşım yok ayakları mı çekeyim.sus dinle.oku yada ne boksa işte.ne daha mutsuz ne de dahamutlu olabilirmişim gibi bir gün diğer güne tekmeyi basarken ben binlerce şey yapıp aslında hiçbirşey yapmıyorum.çıkardığım seslerle çıkarmak istediklerim iktidar ve muhalefet partilerinin diyalogları gibi.aslında dur ağlamaktan bahsedicektim.çok enteresan birşey aslında.vücudun çevresine kontrolsüz isyanı.hele biri seni ağlarken gördüğünde o cinayetten farksız soru yok mu."noldu?"sana o ana kadar ne düşünüp de ağladıysan hepsini sıkıştırılmış ekonomikpaket halinde bir süpriz gibi ciğerinin tam ortasında patlatıyor.daha da ağlıyorsun.dediğin şey ise "yok bişey."işte tam o anda bütün önemsediğin şeyleri bir kalemde silmiş gibi bir o kadar da aptal gibi oluyorsun.böyle mantıksız gergin samimiyetsiz toplam 3 kelimeden oluşan iki kişilik diyaloğa lanet olsun.
ve bir sigara yakarlar.
yakmazlar belki.ama yakmalılar.

Kasım 01, 2010

fakmaymaynd.

godik bir dunya.kalas gibi.halbuki hersey ne kadar da guzeldi.
hep sikayet hep sikayet.
turkce karakter olmadigi icin bile mutsuzum.
izin verdim oldur beni.
hayatta en nefret ettigim seylerden biri de 'oldur' yazamamak.noktalari yok iste.yazamiyosun ki.yapamiyosun.bogazim dugumleniyor.cok cirkin degil mi boyle.bence cok cirkin.nokta var.nokta yok.ben nefret ederim mesela karakteri sasmis yazi okumaktan.hic hoslanmam.
dumduz oglum burda heryer.gecen gun bir yokus gordum de kalbim carpti.gozlerim parladi.aslinda belki de bir kedim olsa mutlu olurdum.soyle fallik bir tane.op.
bugun halloween idi.ata 1 yastik kilifi seker toplamis.ben ise koca kicim ibaresini hayatimdan silmeye anticmisim.
disari da cikamadik.
aile isi insan isi degil.hele benim isim hic degil.tahammulum 2.iki tane tahammulum var.dagdangelir bagdakini kovar misali duygular icerisinde kendi atesimizde kavruluyoruz.
cok uzuluyorum.donulmez aksamin ufkundayim.
bir film izlemeli.

Eylül 24, 2010

çorba.

salyalar sümükler sardı 4bir yanımı.
hiç bilmyorum ne zaman iyileşip beynimi jöle kıvamından kurtarabilicem.
öksürüğüm öyle dramatik ki hakkında şiirler yazılabilir.annem görse şu halimi üzüntüden kahkalara boğulur.

seni seviyorum çorba.

Eylül 22, 2010

kedi.

şefin salatası.

i hate english.

ingilizce konuşmaya çalışmak beni mahvediyor.
düşünmeden konuşmak ne güzel şey.
onca kelime dağarcığı,onca onca edebiyat dilbilgisi dersi boşa gitti.şimdi hiçbir işime yaramıyor.
kendiliğinden oluşan tepkisel sözcüklerimi bile kaybettim.
ne diyim yani "what the fuck"mı?
tepki vermemeye başladım.
o zaman da asosyal yada öküz gibi hissettim.
tıpkı sinsi bir yılan gibi iletişim yeteneğim benden ayrılmaktaydı.
ne yapacağım bilmiyordum.hepsi ingilizcenin suçuydu.
sonunda karar verdim.
feysbukta dünya dili türkçe olsun diye grup açıp bu sorunu çözücem.
düşünsene böyle bir şey yaptığımı.

birgurbetçinin gizlidefteri vol.1.

çakma Paris.

ve tanrı monreal'i yarattı.
oakville'den sonra cennete düştüğümü zannettim.etrafta fransızca konuşan binlerce insan,tarihtarih kokan binalar,içki satan süpermarketler,araç girmeyen sokaklar..


öyle özlemişim ki disiplinsiz yaşamayı.
her ne kadar 2.bir notredame görmeyi sevmesem de kuzey amerikanın paris'i demek yeridir.


2gün çabuk geçti.eve döndüğümüzde okula gitmeye hiç de hazır değildim.
heryere yürüyerek gidebilmek ne güzel birşeydi.
kendime aptal diyorum.
ama kanadayı sevme fikrini seviyorum.

Ağustos 23, 2010

sinek.

inanılmaz.intihar girişiminde bulunuyorlar.
artık ruhları kararmış olmalı.kendini duvardan duvara vuruyor.resmen çirkin kanatlarıyla ölüme koşuyor.
peki ya bir sineği bu raddeye ne getirebilir?
Canada.evet oğru Canada getirir.
eğer ki sinek nüfusunun bu denli yoğun olduğu bir yeri bu denli temiz tutarsan dar gelir zavallı sineklere o diyar.yaşamak istemez.ruhu kararır.
halbuki herkes kapısının önüne bir avuç çöp dökse.tüm sinekler mutlu olur.
dişimi fırçalayarak ve sevgilimden fırça yiyerek yazdığım bu yazımda sinek haklarını savundum.
saygılar efendim.

Ağustos 16, 2010

wtf.

bugün erken kalktım.boğazımda kekremsi bir ağrı.
dün niagara'ya gittik.amerika'ya bu kadar yakın olmak çok komik.ilk kez canlı canlı gördüm.
casinoların olduğu yerleri görünce yurtdışına çıktığımı anlamıştım.
evet 10 gün sonra yeni anlamıştım.
niagara'nın oluşturduğu yeryüzübulutu insanı hasta ediyor.inanırmısın eğlence dolu alandan park yerine yürürken sırılsıklam olduk neredeyse.1 yıl yaşasam ölürüm.
şelaleyi kapatabildiklerini duyduğumda 5dakika kendime gelemedim.
ayrıca amerikalılara çok üzüldüm.çünkü kendi taraflarındaki şelaleyi görebilmek için.köprü falan yapmışlar.hiç manzaradan yararlanamıyorlar.
arabaya ilerlerken rakun gördüm ve yine bir 5dakika kendimi kaybettim.burada çok enteresan hayvanlar görbiliyorum sürekli.
sincap rakun.
kedi yok.ölücem.kedi yok.sadece 1 tane gördüm.o da şehir dışında ve vahşi.kendini sevdirmiyordu.çok üzücü.
korku evine de girdik.
"whatthefuck!" bağırışlarıyla maskeli adamlar tarafından kovalandık.
işin tuhaf yanı.bizle beraber onlar da bağırıyordu.
let mi givyu en egzempıl:

ata-- vatdıhelfakyu.
maskeliadam-- ĞIAAAARRR!!!
ata-- VATDIFAK MEN!VATDIFAK!
maskeliadam-- grrrr...vatdıfak hahah vatdıfaaaak.

gerisinde ise herkes birbirine vatdıfak demeye başladı.

kısacası niagara gezimzin en az bir 5+5=10dakikasında kendimde değildim.

Ağustos 09, 2010

uçak.

ve işte o an gelmiş,çatmıştı.
uçak biletim elimde havaalanında 4dönüyor idim.annemler çevremde arı gibi dolaşıyordu.
1bagaj hakkım varmış meğer.olsun.atıcak değilim ya.biraz para verince oluyor imiş.
aslında benim şansım londra'da terminal değiştirmek zorunda kalmamamdı.
daha hiç havalanmadan önce elifle karşılaştım.los angeles'a abisinin yanına gidiyormuş o da.sonra kaybettik birbirimizi.derken uçağa bindim.cam kenarındaydım.su içtim.uyudum.çağıl jetlag yaşamamam için öyle yapmam gerektiğini söylemişti.amsterdam semalarında uyandım.çişim gelmişti.bir süre uçağı gözlerimle kolaçan ettim tuvaleti bulabilmek için.buldum.yanımdaki tuhaf konuşan adamlardan izin isteyip kuyruğa doğru ilerledim.bir de ne göreyim.en arkada elif.meğer aynı uçakla aktarma yapıyormuşuz.sevindik yersiz.ama onun l.a. uçağına 5 saat varmış.benim 1 saatim vardı.bu sebeple takılıp birşeyler yiyemedik.
çişsırasında başka bir kızla tanıştım.adını anımsayamıyorum.tedirgindi.birlikte kapıy bulduk falan.öyle şeyler.
londra üzerinde birkaç daire çizdik.kuşbakışı heryeri bilebilmeyi çok istedim."hmm.burası şu.şurası bu."diyemedim içimden.çok üzüldüm.londra güzel.
kapımıza ulaşmayı denerken sırtçantamı tamamen boşalttılar.çok acımasızdılar.
kapıyı buldum.
irikıyım siyahi ve gözlerinden otorite fışkıran bir adam bana beni test eden birtakım sorular sordu.cevap verdim.yada verdiğimi sandım.sonunda toronto uçağına binmiştim.
uçak 2 saat geç kalktı.uyudum.uyandum uyudum.
yanımda bir alkolik bir de siyahi bir adam vardı.
çok eğlenceliydi.biri sürekli içki içiyor,diğeri ise türk olduğummu öğrenip şok geçiriyordu.
ama ilk uçağa bindiğim andan itibaren herkesin ingiliz aksanı beni benden almıştı.en çirkin adam bile gözümde bir süperkahraman gibiydi.
neticede yolculuk bitti.familyguy,cartoonnetwork falan izledim.
inince insanları takip ettim uzun bir süre.bir gişeler topluluğuna eriştik.herkes sıraya girdi.ellerinde kağıtlar vardı.
ben ise çok kimsesiz ve üzgündüm.kağıdım da yoktu.etrafa bakındım.formu buldum.fakat benimle olan bağlantısını kavrayamadım.gişelerde immigration gibi birşeyler yazıyordu.nihayet bir görevli buldum.isyan ettim.adam bana formu doldurmamı söyledi.bambaşka ve çok iyi kalpli bir inssan bana yardımcı oldu.ısrarla fransız olup olmadığımı sordu.ben de ısrarla değilim dedim.kağıdı verdim.gişeden geçtim.ilerledim.bavullarımı buldum.23+23 2 bavul ve 10kilo sırtçantasıyla yürümeye çalıştım.başardım.sonunda exit'i bulmuştum.ve ufukta çağılı gördüm.
sarıldık.öpüştük.gülüştük.
mutluson.

Temmuz 10, 2010

Temmuz 07, 2010

tatil.

geçtiğimiz yaz sevdiceğimle ege kıyılarından güneye doğru inmeye karar verdik.birçok yer gezdik gördük.ama benim en çok vakit ayırmak istediğim yer içten içe ölüdeniz idi.ölüdeniz hayallerimi süsleyen tatil beldesi.
en nihayetinde fethiye'ye ulaştık.arabanın içinde sıcaktan beynim de erimiş olsa gerek ki,ölüdeniz ve fethiye'nin farklı yerler olabileceğini idrak edemedim.benim onca "ölüdenizölüdenizölüdeniz."haykırışlarımdan ötürü zavallı sevdiceğim memnuniyetsiz ve soran gözlerle bana baktı.ben ise son derece kararlı bir şekilde oranın ölüdeniz olduğunu iddia ediyordum.uğradığım hayalkırıklığını bastırmaya çalışırcasına "bence çok güzel burası ne kadar da harika bir yer.burada yaşanır bile.bak ne şirin tekne var orda."gibi repliklerle hem kendimi hem de çağıl'ı ikna etmeye çalışıyordum.sonuçta ben tutturdum.
ve sonra her şey bir anda değişti.dünyadaki en sevdiğim terliğim koptu.fethiye çarşısında bir ayağım çıplak rahat terlik aradım.sonra nike iyidir diye düşünüp terliğime en benzeyen terliği aldık.sonra daha arabaya ulaşmadan ayağım terliğe reaksiyon gösterdi.çaresizce dolaştık.
birbirimizden nefret ettik.
arabadan nefret ettik.
güneşten nefret ettik.
terlikten nefret ettik.
tatilden nefret ettik.
güneşkreminden nefret ettik.
terlemekten nefret ettik.
karnımız acıktı ve burgerking'e girdik.en sevdiğim ve gerçekten çok sağlam duygularla bağlı olduğum crispy chicken menünün uygulamadan kaldırıldığını öğrendik.
son olarak burgerking'ten nefret ettik.

karnımız doyunca aklımız da çalışmış olacak ki birisine sorduk "ölüdeniz nerede?"diye umutsuzca.biraz ileride zaten tabela da varmış.gittik.2gün kaldık.yamaç paraşütü yapmadık.çok üzülüyorum.bu arada yolda fethiye ye ilk geldiğimizdeki içseslerimizi dışavurduk.gülüştük.öpüştük.

mutlu son.

mudo satar biz alırız.



şefin salatası.

saat 5 dakika ileri olmalıdır.



şefin salatası.

cat power candır.



şefin salatası.

Temmuz 04, 2010

Bir dizi semptom.

bilindiği üzere house md.adlı bir dizi var.ve evet ben bunu fazlasıyla izliyorum.bir süredir çok sevgili çok yakın bir arkadaşım bizde kalmakta.yapılabilecek aktiviteler asla kalmamışçasına yatıp kalkıp -mecaz değil.- house izliyoruz.
şuan blog yazma gafletinde bulunmam bir hata.
peki ya dışarıdan gelen yoğun horlama sesleri.bunca hengamenin arasında kimse onu önemsemedi.aslında o orada biryerlerde kimbilir nasıl da mışıl mışıl uyuduğunu zannediyor.ben ise şuan sadece donlarını neden andy warhol tablosu gibi astın sorusuna harıl harıl yanıt arıyorum.bulamadım.
bunların miladı annemin eve gelirken pilav getirmemesi.
annem pilav getirseydi.
kurufasülye ve cacık ikilisinin yanına pilav koyabilecek ve 3ünü de yiyebilecektim.böylece karnım doyacaktı.
karnım doyunca huysuzluk yapmayacaktım.
huysuzluk yapmamak bize extra zaman kazandıracaktı.
extra zamanımız olsa neslihan banyo yapabilecekti.
banyo yapsaydı pislikten beyin fonksiyonları işlevini yitirmemiş olacaktı.
beyni bulanmasaydı bana mantıklı bir şekilde "nehir yeter.artık izlemeyelim.."diyebilecekti.
böylece balkona çıkıp house izlemeyecektik ve o kadın bize "sesini kısın televizyonun(!)"diye bağırmayacaktı.
ve bir anda çamaşır yıkadığımızı hatırlayıp 3buçukta çamaşır asmaya yeltenmeyecektik.
ki bu da bizi donlarımın niçin andy warhol tablosu gibi aslıldığı sorusuna tersköşe edercesine fırlatıyor.


pilav olmadan kurufasülye yemem ben.

Haziran 18, 2010

Annemin Poğaçası.

bugün saat 1den beri yeme-içme yasağına tabiyim.tabiki bu benim için kesinlikle hiç tabii bir şey değil.bu ön bilgiyi verdikten sonra olanları anlatıyorum.
sabah 11de annemin
"kahvaltı hazır,haydi arkadaşlarını da uyandır yiyin artık.ancak 1 e kadar yersiniz siz."
deyişlerine hayran hayran uyandım.hemen neslişah gizem ve utkucanı uyandırıp masaya oturdum.heyecanım 1den sonra hiçbir şey yiyip içemeyecek olmamdandı.yedik.içtik.ardından birer törkişkafi.ve saat 1 oldu.ardından ben bilgisayar başında bir bilgi peşinde koşarken ve bundan dolayı çılgınca seyirmeler yaşarken,
o da ne?
çpat.
masaya konulan 1 borcam dolusu sıcacık poğaça.
anne yapımı.
sıcak.
nefis.
sıcak.
anne yapmış.
üzerinde çörekotu.
harikulade.
kokulu.

işte bu da nefis anne poğaçalarının temsili bir görüntüsü.

bundan 2 hafta önce de bir örneğini yaşadım.rejim yapma kararı aldığım ilk gün ev poğaçalara boğuldu.ama ben yemedim.

annem sınırlarımı daha ne kadar zorlayabilir?seviyorum onu.

Haziran 17, 2010

buna öylece gülebilirim.

az önce iki güvercin çılgınca klimanın üzerinde kendi eksenleri etrafında dönüyordu.gülmekten kendimi alamadım.kahkahalar attım.sonra durdum.tek başıma gülmek biraz tuhaf geldi.
itiraf ediyorum.güvercinler beni oldukça ürkütüyor.mesela güvercinlerin topluca ikamet ettiği meydanlardan geçmemeye özen gösteririm.sanırım içe dönük çiftsıra ince ve sivri dişleri olduğuna inandığım için.küçükken öyle bir rüya görmüştüm.
apartman boşluğunda tam bizim katın tekabül ettiği bir yerlerde bir güvercin yuva yapıp yumurtalarını bırakmıştı. biz de harikulade çocukluk arkadaşımla yumurtalara sert cisimler atarak kırma girişimlerinde bulunmuştuk.amaçsızdı.eğlenceliydi.okul öncesi eğitimin sindirilememiş hali.zararın eğlence haline inanan insan yavruları idik.
değilmişim ben.
sonra o rüyayı gördüm.güvercinler yukarıda tasvir ettiğim köpekbalığı ve müren kırması dişleriyle beni paramparça ediyorlardı.nasıl bir vicdan azabı.çok korkmuştum.
hala o güvercinin beni aradığını düşünüyorum.

işte o güvercin.ve benim gözümden güvercinlerin geneli.


resmenhayvanlarlayaşıyorum.com

Ruhi.

ilk geldiği günü hatırlıyorum da kafasının ağır gelmesi sebebiyetiyle doğrudüzgün yürüyemiyordu bile.kendimi gülmekten alamıyordum.ılgın getirmişti.avuç kadar bişey.göbeği de parazitten şişmiş.gözü de böyle mavi gibiydi ama sonra yeşile döndü.ona biraz üzülmedim değil çünkü çok salak bakıyordu.en çok o şehla bakışını seviyor idim.lakin pireler geldi sonra.ve bir daha asla gitmediler.belki binlerce kere veterinere götürdük,envai çeşit pire ilaçları,onlar,bunlar derken ruhi gitti pireleri kaldı.çok üzülüyorum.gece oldu mu çılgınlar gibi koşup dolabın üzerindeki herşeyi itinayla yere atışını.kolun kan alınan ve küçükken sahibi tarafından emilip morartılan kısmını geldiğinden beri anne memesi sanması ve emmeden asla uyumaması ne olacak peki?iğne gibi dişleriyle tam bir ölüm makinesi.keratin fazlası ömrümüzü törpüledi.daha çok canını yakabilmek için durduğu yerde ince hesaplar yapıp havada bir matkap misali dönerek ısırması es geçilemez.belki siz onu bu yüzden matkap corç olarak da bilebilirsiniz.yeri geldiğinde de çok hoşsohbet olurdu.ben ona
"ruhi,oğlum naber?"
derdim.o da bana
"miyav."
derdi.bakışır gülüşürdük.


beberuhi.
şimdi o sakarya'da.aşık.bunalımda.saksılara çişini yapıyor.suyun evlatlık kardeşi oldu.çok acı.

bir daha kedi sahibi olmayacağım.zira atlatamıyorum ayrılık travmasını.

bilemiyorsun ki.

ve bir blog açmalıyım dedim saat 5i birazcık geçerken.zaten bu sıcakta başka ne yapabilirdim ki.gelgelelim sahil yürüyüşü aktivitemde karşıma çıkan hamamböceğinin sureti aklımdan 1 saniye bile çıkmıyor.uykularım kaçtı.perişanım.öncesinde gördüğüm çekirgeden anlamalıydım başıma böyle bir felaket geleceğini.radyasyondan etkilenmeyen tek canlı olmaları yemezmiş gibi haneye tecavüz de yanlarına kalıyor.neyse ki, yaşa detan.