Temmuz 10, 2010

Temmuz 07, 2010

tatil.

geçtiğimiz yaz sevdiceğimle ege kıyılarından güneye doğru inmeye karar verdik.birçok yer gezdik gördük.ama benim en çok vakit ayırmak istediğim yer içten içe ölüdeniz idi.ölüdeniz hayallerimi süsleyen tatil beldesi.
en nihayetinde fethiye'ye ulaştık.arabanın içinde sıcaktan beynim de erimiş olsa gerek ki,ölüdeniz ve fethiye'nin farklı yerler olabileceğini idrak edemedim.benim onca "ölüdenizölüdenizölüdeniz."haykırışlarımdan ötürü zavallı sevdiceğim memnuniyetsiz ve soran gözlerle bana baktı.ben ise son derece kararlı bir şekilde oranın ölüdeniz olduğunu iddia ediyordum.uğradığım hayalkırıklığını bastırmaya çalışırcasına "bence çok güzel burası ne kadar da harika bir yer.burada yaşanır bile.bak ne şirin tekne var orda."gibi repliklerle hem kendimi hem de çağıl'ı ikna etmeye çalışıyordum.sonuçta ben tutturdum.
ve sonra her şey bir anda değişti.dünyadaki en sevdiğim terliğim koptu.fethiye çarşısında bir ayağım çıplak rahat terlik aradım.sonra nike iyidir diye düşünüp terliğime en benzeyen terliği aldık.sonra daha arabaya ulaşmadan ayağım terliğe reaksiyon gösterdi.çaresizce dolaştık.
birbirimizden nefret ettik.
arabadan nefret ettik.
güneşten nefret ettik.
terlikten nefret ettik.
tatilden nefret ettik.
güneşkreminden nefret ettik.
terlemekten nefret ettik.
karnımız acıktı ve burgerking'e girdik.en sevdiğim ve gerçekten çok sağlam duygularla bağlı olduğum crispy chicken menünün uygulamadan kaldırıldığını öğrendik.
son olarak burgerking'ten nefret ettik.

karnımız doyunca aklımız da çalışmış olacak ki birisine sorduk "ölüdeniz nerede?"diye umutsuzca.biraz ileride zaten tabela da varmış.gittik.2gün kaldık.yamaç paraşütü yapmadık.çok üzülüyorum.bu arada yolda fethiye ye ilk geldiğimizdeki içseslerimizi dışavurduk.gülüştük.öpüştük.

mutlu son.

mudo satar biz alırız.



şefin salatası.

saat 5 dakika ileri olmalıdır.



şefin salatası.

cat power candır.



şefin salatası.

Temmuz 04, 2010

Bir dizi semptom.

bilindiği üzere house md.adlı bir dizi var.ve evet ben bunu fazlasıyla izliyorum.bir süredir çok sevgili çok yakın bir arkadaşım bizde kalmakta.yapılabilecek aktiviteler asla kalmamışçasına yatıp kalkıp -mecaz değil.- house izliyoruz.
şuan blog yazma gafletinde bulunmam bir hata.
peki ya dışarıdan gelen yoğun horlama sesleri.bunca hengamenin arasında kimse onu önemsemedi.aslında o orada biryerlerde kimbilir nasıl da mışıl mışıl uyuduğunu zannediyor.ben ise şuan sadece donlarını neden andy warhol tablosu gibi astın sorusuna harıl harıl yanıt arıyorum.bulamadım.
bunların miladı annemin eve gelirken pilav getirmemesi.
annem pilav getirseydi.
kurufasülye ve cacık ikilisinin yanına pilav koyabilecek ve 3ünü de yiyebilecektim.böylece karnım doyacaktı.
karnım doyunca huysuzluk yapmayacaktım.
huysuzluk yapmamak bize extra zaman kazandıracaktı.
extra zamanımız olsa neslihan banyo yapabilecekti.
banyo yapsaydı pislikten beyin fonksiyonları işlevini yitirmemiş olacaktı.
beyni bulanmasaydı bana mantıklı bir şekilde "nehir yeter.artık izlemeyelim.."diyebilecekti.
böylece balkona çıkıp house izlemeyecektik ve o kadın bize "sesini kısın televizyonun(!)"diye bağırmayacaktı.
ve bir anda çamaşır yıkadığımızı hatırlayıp 3buçukta çamaşır asmaya yeltenmeyecektik.
ki bu da bizi donlarımın niçin andy warhol tablosu gibi aslıldığı sorusuna tersköşe edercesine fırlatıyor.


pilav olmadan kurufasülye yemem ben.